31 Ekim 2007 Çarşamba

ERDAL İNÖNÜ VEFAT ETTİ

iSMET iNÖNÜNÜN oğlu olarak Malatya ya çok yakın biriydi.örnek bir siyasetçi,Bilim adamıydı,güler yüzlü,nüktedan kişiliğe sahipti.
Yakınlarının,Malatyalıların başı sağolsun

28 Ekim 2007 Pazar

Arif Nihat Asya Bayrak şiiri



Malatya Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı Çok sayıda malatyalı gençlere edebiyat sevgisini
aşıladı.çok sayıda şiirlerinin yanın daMalatya içinde şiirlerde yazdı,Bütün türkiyeye malolmuş
BAYRAK şiirini,herzamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde
sizlere sunuyorum.

Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
Kızıllığında ısındık,
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen !
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim !

Çırmıktı da sonbahar.

Gül Gül ve alev alev yanan şallardan
Elbise giyer sevgililer,allardan;
Güzlerle Akiik mercan altın.. derken
Çırmıktı ya yakut yağar dallardan.

ARİF NİHAT ASYA
Malatya şiirleri antolojisi Mustafa Kuşçuoğlu

Malatya,Bumbar dolması


Malatya ya özgü yemeklerden,Bumbar dolması,Hatırladığım kadarıile bumbarın yemizlenmesi açısından çok meşakkatlı ydı onedenle de evlerde sık hazırlanmazdı.
Genelde güzün evlerde,kışa hazırlık olsun diye Kavurma,kıyma hazırlanırdı evdlerde Hayvan kesililirdi
işte onun bumbarı hazırlanarak yapılırdı,temizleme işlemi,birdizi işleme tabi tutulur,bir iki gün sürerdi
Yapılışı ,başka sitelerden aldığıma göre şöyleydi,

Bumbar Dolması (Malatya)

Malzemeler :
1 takım (bumbar ve işkembe)
1 /2 kg. baş bulgur
1 büyük baş kuru soğan
1 kaşık salça
1 demet maydonoz
Tuz-Karabiber
200 gr.kıyma
1 kaşık yağ (bumbar yağı)

Hazırlanışı :
Bumbar ve işkembe temizlenir. Bumbarların yağlı kısmı dışa gelecek şekilde çevrilir. Diğer tarafta bumbar yağı (kıkırdak) eritilir veya dövülür. Kıyma, yağ, salça ilave edilir. Daha sonra bulgur koyulur, bir bardak su ilâve si ile pişirilir, ateşten alınır, kıyılmış maydanoz tuz karabiber atılarak karıştırılır. Soğan halka şeklinde doğranır, üzerine serpilir.
Önce bumbarlar yağlı kısım içe gelecek şekilde kaydırılarak doldurulur, işkembeler küçük küçük parçalara ayrılır, doldurulur ve dikilir, işkembeler ve bumbarlar yıkanır, bir tencereye işkembeler alta bumbarlar üste gelecek şekilde yerleştirilir. Üzerini geçecek kadar su konur. Suyu çektirilinceye kadar pişirilir. Sıcak olarak

Malatya gündüzbey Pınarbaşı

Gündüzbey pınarbaşı eski bir Fotoğraf

Jump to Comments

Belediye reisi Abdullah Kekevi tapu genel müd  Halit Ziya
Tahminen 935 li yıllar Tapu ve kadastro Genel Müdürü Malatya ya gelmiş Çırmıktı Belediye Başkanı Abdullah Kekevi Genel Müdür Halit Ziya gündüzbey belediye başkanıAbdulkadir bey
Fen Amiri Arif Etker ve başkaları Pınarbaşında.

Suyun Çoşkulu ve insan eliyle bozulmamış hali dikkate değer.

Malatya Yeşilyurt Efsanesi



GELİN YURDU (DÜĞÜN YURDU) EFSANESİ


Ahmet Şentürk,m Sedat Balarısının yeşilyurt adlı eserinden

Adnan ışık 1830-1919 malatya kitabında anlatıyor:

Yeşilyurt İlçesinden, bağ ve bahçelerin bulunduğu Taftacık semtine giderken, Davullupınar’ın karşılarına düşen düzlüğe “Gelin Yurdu dügün Yurdu” deniliyor.

Evvlece burası, bir yerleşim yeriymiş. Bu, bağ ve bahçe sahiplerin toprak altından çıkardığı, çanak-çömlek parçalarından da anlaşılıyor.or da oturanlar, düğünlerini işte bu düzlükte yaparlarmış. Birisi evleneceği zaman herkes oraya çağrılır, yenip-içilip, eğlenilirmiş.geç saatlerde, Yeşilyurt’lu iki kişi, Düğün Yurduna gitmiş Orada kısa boylu adamları, ellerinde alev çıkaran odunlar olduğu halde oynarken görmüşler. Korktuklarından onların yanına daha fazla sokula-mamışlar.

Bunlar, birbirlerine çok bağlı kimselermiş. Her öğünde ayni yemeği pişirirlermiş. O gün ne yemek yapılacaksa, ağanın kızı tarafından evden eve duyurulur, bunun dışında bir aş, tencereye konmazmış.

Bir gün, başka köyden alınan bir gelin, kocasının yemek hakkındaki uyarısına aldırış etmeden, canının istediği bir yemek yapmış. Akşam olup kocası eve dönünce, ortalık birden karışıvermiş. Adamcağız karısının baş­ka bir yemek pişirdiğini görünce deliye dönmüş. Kazmayı eline almış, evi yıkmaya başlamış. Yüksek sesle, “Aş karıştı, iş karıştı!” diye bağırmış. Bu­nu duyanlar, durumu anlamakta gecikmemişler.

Kazmayı eline alan, evini yıkmış. Eşyalarını toplamışlar, evlerden çı­kan direkleri de yanlarına alarak, başka tarafa göç etmişler. Böylece, birli­ğin bozulmasına, şiddetle karşı olduklarını, bir kez daha ortaya koymuş­lar.

Bugün de kendi adlarıyla söylenen, olayın geçtiği yerin sakinleri olan, Kölükoğulları’nın, o zamanlar sazlık ve bataklık olan Yeşilyurt’un yüksekçe bir yerine, şimdiki Tepecik’e eski yurtlarının da görülebileceği bir yere yerleşmiş olmaları, Yeşilyurt’ta herkes tarafından bilinmektedir. Ayni aile, ayni dayanışmayı ve birliği günümüzde de sürdürmektedir

Anlattığımız dönemde, Çırmıkdı’nın en zengini, “Emir Ağa” ile “Çı­rak” imiş. Çırmıkdı’da “Ağa Mahallesi” varmış. Emir Ağa bu mahallede otururmuş. Mahallenin iki başında, özel kapılar bulunurmuş. Akşam olunca, Ağa Mahallesi’nin kapıları kapanırmış.

Emir Ağa, zahirelik ve unluk buğdayını, Eskimaiatya’dan alırmış. O zamanlar, eski Malatya’nın buğdayı da, “Buğday değil mübarek, sanki datlı çekirdek” imiş…

Hep bir ağızdan “Maşallah!.” diyelim. “Culfalık” tan, el tezgâhı’na, el tezgâhı’ndan, çekmeli tezgâha, çekmeli tezgâhtan fabrikalara..

“O günün zenginleri, Yeşilyurt’un bugünki zenginlerinin -Tuz torba-
sı ” bile Olamaz

Malatyanın osmanlı idaresine geçmesi

Dulkadiroğullarının Ortadan KALDIRILMASI VE MALATYANIN OSMANLI İDARESİNE GEÇMESİ (1516)

Çaldıran zaferini müteakip Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim 1514′te Dulkadiroğlu Beyliği­ni ortadan kaldırmaya karar verdi. Memlükler­den Alaadüdcvle Bozkurt’un azledilerek yerine Şahsuvar oğlu Ali Bev’in getirilmesini istedi.

Iran şahına Çaldıran’da büyük bir dar’be vur­mak suretiyle Kafkasya’ya açılmış, Doğu Anado­lu’da etkin hale gelmiş ve güneye, Suriye bölgesi-ne de inmek için fırsat kollayan Yavuz Sultan Selim bu teklif karşısında hiç olmazsa Dulkadiro-ğıılları illerinde kısmen soz sahihi olmayı sürdür­mek için bazı karşı teklifler’ getiren Mısır Sul­tam Kansu Gavrinin çabaları sonuç vermedi.

Yavuz Sultan Selim’in Kemah’j alıp Sivas:a geldiği sırada Hasan paşanın yerine Rumeli Bey­lerbeyliği’ne tayin ettiği Hadım Sinan Paş|a’yı 40 bin kişilik bir kuvvetle Dulkadıroğulları memle­ketlerinin zaptı için ileri gönderdi. Sinan Paşa ‘nın Dülkadir topraklarına girdiğini öğrenen Alaüd-devle Bozkurt Bey, Osmanlı ordusunu 13 Haziran 1516 yılında Göksu-Andırın arasındaki Ördekli mevkiinde karşıladı. Turadağı Savaşı olarak ta­rihe geçen bu savaşı kaybeden Alaeddüdevle, Nur-hak (Turna) dağlarına kaçtıysa da yakalanarak öldürüldü ve bası, bağlı olduğu Memluk sultanına gönderildi. Alaüddevlc Bozkurt Beyin Osmanlılar ta­rafından öldürülmesi üzerine daha önce kendisine Dulkadiroğhı topraklrı vaad edilen Şehsuvar oğ­lu Ahmet Bey, beyliğin başına getirildi.bu sırada İran üzerine sefer yapılacağı söyle­nerek Ordu, Sinan Paşa komutasında harekete geçerken, vezire özellikle Diyarbakır hududunda kendilerini beklemesi Sultan Selim tarafından emredilmişti. Kayseri’de toplanan birlikleri de yanına alarak Elbistan üzerinden Malatya’ya 28 Temmuz 1516′da ulaşan Osmanlı ordusu. Mem,-luklu hududunu oluşturan Sultansuyunun Toh-ma’ya döküldüğü mevkide Akçadağ” yöresinde ko­naklamıştır. Sinan Paşa, şimdilik şehri işgal etmemiş, beklemiştir. Malatya’nın Memluk valisi Mamay Bey’e haber gönderip askerlerin Fırat nehri üzerinde köprü kurarak geçmelerine izin ve­rilmesini istedi. Paşanın bu isteği Malatya valisi tarafından reddedildi. Zira Şah İsmail. Memluk Sultanı Kansu Gavri’den Osmanlı ordusunun ken­di topraklarına girmesine mani olmasını istemiş­tir.

Osmanlı ordusu İran topraklarına geçmek için sözde bo şekilde bir strateji izlerken Memluk Sul­tanı Osmanlı padişahının bu yanıltma stratejisini tahmin etmiş olmalı ki o da elli bin kişilik bir or­dunun basında süratle Suriye’ye yürümüştür. İki hükümdar arasında sounuçsuz kalacak olan mek­tup teatisi yaşanırken Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim de Malatya’ya ulaşmıştı Memluk ordusu daha önce Malatya Kalesi’ni bırakıp çekil­dikleri için zaten savun maşız durumda olan şehre osmanlı ordusu zorlanmadan girmiştir.

Yatvuz Sultan Selim 30 Temmuz 1516 yılında Tohma Çayı kenarında kurulmuş olan çadırında harp meclisini toplamıştır. Tohma Çayı Kararı adı da verilen bu toplantıda Ösmanlı padişahı, islam dünyasını birleştirecek ulan tarihi kararını kesinleştirmiştir. Bu karar gereği Yavuz, 5 Ağustos 1516 günü ordusuyla Malatya’dan ayrılıp Mısır ezerine sefere çıktı .

1514 Iran Sefcrin ve 1516-1517 Mısır seferleri sonucunda Malatya artık devlelter arası çatışma­lara ncden olacak bir sınır şehri orlmaktan çıkmış, Osmanlı Devletinin genişleyen coğrafyasında sınrdan çok içerilerde kalan bir şehir haline gelmiştir.

Malatya 1521 yılında Maraş, Malatya, Antep, Zıjlkadviye ve Su mey sat (Samsat) sancaklarını içine alan beylerbeyilik haline getirilmiştir.

Kaynak: Malatya siyasi tarihi Osman Tuğrulca nın kitabından.

27 Ekim 2007 Cumartesi





Malatyalı Fahri Kayahan


Fahri Kayahan 1918 yılında Malatya´da doğdu. Babası Gaffar Ağa sülalesinden Mustafa Bey, annesi Şam Kadısı´nın kızı Şerife Hanım´dır. Şerife Hanım ile Mustafa Bey´in Makbule ve Fahri adında bir kız bir erkek çocukları olur. Fahri Kayahan´ın kız kardeşi Makbule 11 yaşındayken ateşli bir hastalıktan ölür. Ailenin tek çocuğu olarak kalan Fahri büyük bir özenle yetiştirilir.

İlk, orta ve lise tahsilini Malatya´da tamamlar. Babasının Malatya´nın en büyük manifatura dükkanına sahip olması genç Fahri Kayahan´ı bu dükkanda çalışmaya mecbur eder. Ancak O´nun gözü müziktedir… Bir enstruman çalmak, türkü söylemek ister hep. Fırsat buldukça dağda bayırda arkadaşlarıyla gramafon dinlemeye giderler. Kendi yöresinin dışındaki müziklerle tanışması da bu dönemde başlar. İlk önceleri bağlamaya heves eder ve bir süre bağlama çalar. Daha sonra Karaköylü Reşat Dayı´dan tambur dersleri alır. Fahri Kayahan´ın bizler için son derece karanlıklarla kaplı bu yılları O´nun sonraki yaşamında etkin rol oynayacaktır. Kayahan´ın meslek yaşamındaki önemli olaylardan biri de bağlamayı bırakıp Tambur çalmasıdır. (Ayrıntılar için Kayahan´ın Müzik Yaşamı ve Eserleri bölümüne bakınız.)

Henüz ilk gençlik çağlarını yaşayanMalatya´lı Fahri, şehir merkezinde katıldığı bir şenlik sırasında Fahriye isminde genç ve güzel bir kızla tanışır. Malatya´nın ileri gelen ailelerinden olan Hamikoğulları´ndan Hacı Ağa´nın kızı Fahriye ile 1933 yılında evlenir. Hacı Ağa´nın konağına iç güveyi giren Fahri kısa zamanda bu konakta yapılan müzik toplantılarının tanınmış simaları arasına girmeyi başarır. Konakta keman, piyano, ud, tambur gibi enstrumanlar bulunmaktadır. Hacı Ağa keman çalmakta, damadı Fahri de ona tamburu ve sesi ile eşlik etmektedir. Bir süre sonra Fahriye Hanım hamile kalır ve 1934 yılında Suade adını verdikleri bir çocukları doğar. Fahriye ve Fahri Kayahan çifti mutluluk ve esenlik içinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Ancak 1936 yılının Ocak ayının son gününde Fahri Kayahan´ın daha sonraki yaşamında derin izler bırakacak
o talihsiz olay yaşanır. Fahriye Hanım hayatını kaybeder.Araştırmacı
yazar Adnan ışık olayı anlatır. Fahri Kayahan eşini kaybetmenin derin acısına dayanamaz. Bu olay karşısında iki yaşındaki kızı ile annesi ve babasını da alarak Malatya´yl terkeder; İstanbul´a gelir. Kendisini İstanbul´un usta müzisyenlerinin ve bestekârlarının arasında bulur. Selahattin Pınar, Artaki Candan gibi ünlü isimlerle tanışır. O yıllarda İstanbul´un canlı müzik merkezleri konumunda olan Borsa Kıraathanesi´nde Belvü Çay Bahçesi´nde, ´nde tamburu ve sesiyle başarılı programlar yapar. 1937 yılında Almanya´ya giderek Polydor Plak firmasına yedi adet plak doldurur. İstanbul´un müzik yaşantısını kısa zamanda öğrendiği gibi yurt dışındaki müzik atmosferini
de öğrenmiştir artık. Yurda döndükten sonra Malatya´lı Fahri Kayahan adıyla ünlenecek onlarca plağa sesinin ve sazının nağmelerini kaydettirecektir. Yine pekçok besteye bu dönemde imzasını atar. Malatyalı Fahri´nin tüm yurdu saran şöhreti 1940´lı 50´li yıllarda hep sürecektir…

1937 yılında Dolmabahçe Sarayı´nda Atatürk´ün huzurunda çalıp söyler. 1939 yılında bedelli kısa dönem askerlik görevini tamamlar.

Fahri Kayahan Malatya´nın sayılı manifaturacılarından birinin oğlu olması sebebiyle daima şık ve temiz giyinen bir kişidir. Yaşamı boyunca hiç içki ve sigara kullanmadığı söylenir. İIk evliliğinden yıllar sonra Sadiye Arcuman´la kısa bir evlilik daha yapmıştır. Yaşamı boyunca gerek iş ve sanat çevresinden, gerekse memleketinden pek çok arkadaşı ile muhabbette olmasına rağmen o yalnız ve içine kapanık bir insandır.

1940´lı yılların yükselen değerlerinden biri de ses sanatkarlarının film çevirmesidir. Müzeyyen Senar ile Kerem ile Aslı, Suzan Yakar ile Saz ve Caz filmlerinde oyuncu olarak rol almıştır. Bu filmlerde olduğu gibi bazı filmlerde yalnızca tamburu ve sesiyle film müzikleri yapmıştır. Bununla birlikte Fahri Kayahan´ın senaryolarını burada anmadan geçmemek gerekir. Çoğu Anadolu insanının yaşamından kesitleri içeren bu senaryoların bazıları filme çekilmiştir. Tamamı 60 civarında olan senaryolarından bazıları şunlardır; Sarı Kordela, Şirvan ile Abuzer, Ezo Gelin, Bülbül, Öldüren Yumruk, Gümüş Kırbaç, Perçemli Aslan, Yıldızlardan Gelen Dilber, Sokak Rakkasesi…

Fahri Kayahan´ın ilk gençlik yıllarından itibaren gerek görüntüsüyle gerekse davranışlarıyla daima elitist bir hal sergilediğini yakınları söylemektedir. Böylesi bir yaşam tarzı O´nu devletin en üst düzeyindeki simalarla da buluşturmuş ve bu kişilerle uzun süreli birliktelikler yaşamıştır. Bunlardan biri Atatürk´le olan beraberliğidir. Sık sık Atatürk´ün huzurunda çalıp söylediği ve sohbet ettiği anlatılır. Bu türden yakınlaşmaların en yoğunu ise İnönü ailesiyle olmuştur. İstanbul´a geldikleri ilk günden itibaren İnönüler´in Kayahan Ailesi´ne himmetleri anımsanmayacak derecededir. Fahri Kayahan´ın İsmet Paşa´yla ilişkileri hep sıcak bir zeminde gerçekleşmiştir… Askeri ve bürokrat çevreyle ilişkileri ise sürekli devam etmiştir. Bununla birlikte o dönemdeki (1940-60) kırsal kesimin müzik anlayışının farklı bir tarzla şehir ortamında Fahri Kayahan´la taş plaklara aktarıldığını görüyoruz. Bu konudaki ayrıntıları diğer bölümde vermeye çalışacağız.

Malatyalı Fahri´nin yukarıda aktardığımız üst düzeydeki (bilhassa yönetimdeki) kişilerle olan ilişkilerinin yanında, özellikle hemşehrisi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri özel hayatının en yoğun ve duygulu kısmını oluşturur.
Ahmet Fırat, Mehmet Kığılı, Asım Kurdal, Mahmut Hoşhanlı, Nazım Uzun Hekimoğlu, Şefik Kayahan, Ziya Soylu, Enver Bengü, Mustafa Kılıçaslan, Faruk Diyarbakırlı, Çakır Ahmet ve Beşiktaşlı Arap Zeki en yakın dostlarıdır… Dost meclislerindeki Fahri Kayahan sakin, duygulu, samimi kişiliğiyle tanınmıştır. İçki ve sigara kullanmayışı onun hiçbir zaman “aşırı” davranışlarda bulunmamasının sebebi olarak gösterilir.

Ancak bu fazlasıyla hassas mizacı kendisine her zaman ağır faturalar çıkarmıştır. Bilhassa hayatının son döneminde yaşadığı talihsiz olay karşısında dayanma gücünü yitirmiştir. 1969 yılının ilk yarısıdır. Kayahan o sıralar Galatasaray Kalyoncu Kulluk´ta Ömer İnönü´ye ait bir evde oturmaktadır. Bir gece akrabalarından Avni Kurtbilek´in evine misafir olarak gitmiştir. Gece yarısı eve döndüğünde evinin soyulduğunu görür. Bütün plakları, elbiseleri, kıymetli özel eşyaları, evinde ne varsa götürülmüştür. Olay karşısında şok geçiren Kayahan hastaneye kaldırılır. Çilelerle ve sıkıntılarla dolu bir yaşamın ardından yaşanan bu olay karşısında vücudu ve gönlü dirençsiz kalmıştır. Yaklaşık bir ay hastanede yatar. Doktorların olağanüstü çabalarına rağmen kurtarılamayarak 22 Nisan 1969 Salı günü yaşama veda eder. Zincirlikuyu Mezarlığı´nda defnedilmiştir.

Sene 1937. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nın denize bakan balkonunda sabah kahvesini içiyor. Hava ılık, deniz buruşuksuz. Bu bahar sabahında boşluktaymış gibi hafif ve ferah hissediyor insan kendini.

Yağız bir kayıkçı, kürekleri aheste aheste çekerek sarayın önünden geliyor. Bu bahar havası, içindeki aşk ve hasret hislerini kımıldatmış. Yanık yanık, hazin hazin bir şarkı okuyor;

Sarı kurdelem sarı
Dağlara saldım yari
Dağlar kurbanın olam
Tez gönder nazlı yari
Yandım hey vallah yandım esmerim
Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim

Kayıkçının gür sesi sarayın pencerelerine doğru perde perde, dalga dalga yayılıyor.

Ve Atatürk bu melankolik melodinin tesirinden dakikalarca kurtulamıyor. O gece Safiye Ayla’ya;

-”Bu sabah” diyor,”balkonda kahve içerken bir sandalcının ‘Sarı kurdelem’ diye tutturduğu şarkıyı dinledim, melodi çok hoşuma gitti.”
Ve bu şarkıyı o gece üç defa tekrar ettikten sonra Selahaddin Pınar’a soruyor;

- Bu şarkının bestekârı kimdir?

- Fahri adında bir genç paşam.

- O halde bestekârından da dinleyelim bu şarkıyı.

Fahri Kayahan anlatıyor:

“1937 senesi idi. O tarihte Taksim Bahçesinde çalışıyordum. Gece seansımdan sonra Cağaloğlu’ndaki pansiyonuma dönmüştüm. Kapıya vurulan şiddetli darbelerle birden uyandım ve

- Kim o? Diye seslendim. Sert bir ses cevap verdi.

-Polis…Kapıyı aç

Saate baktım 2.5.. Gecenin bu saatinde polisin kapıma dayanmasını icap ettiren ne suç işlemiştim. Yoksa bir iftiraya mı kurban gidiyordum? Bir anda zihnimden birçok kötü ihtimaller geçmişti. Korku yüreğimi sardı. Kapıyı açtım. Bir polis: “Giyin benimle gel” dedi. Giyindim, polisi takip ettim. Israrla soruyordum;

- Nereye götürüyorsunuz, suçum nedir benim?

- Cinayet işlemişsin, diye cevap verdi polis, vak’a yerinde tatbikat yapacağız.

Korktuğum başıma gelmişti. Demek bir iftiraya uğramıştım.

Benim cinayetten falan haberim yok. iftira etmişler bana. “diye inledim. “Polis, bir anda beni motisikletin sepetine attı ve gaza bastı, Artık ne etrafımı görebiliyor, ne de bir şey düşünebiliyordum. Motosiklet durduğu zaman polis elimden tutup yere aldı beni.

- Çok mu korktun? diye sırtımı okşadı ve ilave etti:

- Şaka yaptım. Haydi bakalım, doğru Atatürk’ün huzuruna, seni istemiş. Hayırdır inşaallah.

- Baktım. Dolmabahçe Sarayı’nın önündeyim.

” Fahri Kayahan Atatürk’ün huzuruna giriyor, iki ellerine sarılıp öpüyor. Kendisine saz heyeti arasında yer gösteriliyor. Nubar Tekyay, Şükrü Tunar Necati Tokyay, Selahaddin Pınar, Safiye Ayla da oradadır.

Masanın üzeri fındık, fıstık, badem doludur.

“Haydi” diyor Atatük, “İşte fıstık, işte badem. Başla bakalım.”

Kayahan, şarkısı:

“Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim” diye bitirince Ata mırıldanıyor. “Ben olsam kaymakla beslerim”

Ve böylece kıymetli sanatkar o geceden itibaren O’nun mutad saz heyetine dahil oluyor.

-Sarı Kordela bir zamanlar cezbe halinde kütleleri sarmıştı. Kaç plak satıldı Sarı Kurdele’den?

210.000. Bizde hiçbir plağa nasip olmamış bir rekor bu.

Fahri Bey’in 60 bestesinin plak satışı mecmuu 1.400.350. Bir çok besteciyi imrendirecek bir rakam.

Halbuki diyor, halk musikisini ilk defa sahneye getirirken tutunacağına kimse ihtimal vermiyordu. “Çünkü 400 senelik maziye sahip klasik oluş bir musiki yanında cüce kalacak” diyorladı. Hulbuki halk kendi ruhuna daha yakın buldu bu musikiyi. Sarı Kurdele’nin ve diğerlerinin rekor satışları da buna pek güzel ispat.

Fahri Bey’in birkaç cepheli bir faaliyeti var. Beste yapıyor, şarkı okuyor, senaryo yazıyor ve filmlerde rol alıyor.

- Hangi filmde oynadınız?

- Müzeyyen Senar’la Kerem ile Aslı’da oynadık. Müziklerini de ben yapmıştım. Saz ve Caz’ı da Suzan Yakar’la oynadık.

- Halk şairlerinden en çok kimi seviyorsunuz?

- Emrah’ı. Bir kıtasını da Muhayyer makamından besteledim.

Be hey ela gözlü koca dilber
Sen benim derdimden deva bilmezsin
Sen nasıl tabipsin yoktur ilacın
Bağrımda yaramı sarabilmezsin

- Sarı Kurdela’nın bir hikayesinden bahsederler?

- Evet hazin bir aşk macerasıdır bu. Merhum eşimle mektep sıralarında sevişmiştik. Sarı Kordela takardı saçlarına. Hazin ve uzun bir macera.

Ayağa kalktı, mevzu değiştirmek istiyordu.

Beş yaşındaki şempanzesi Beybi ile şimdi yalnız yaşayan sanatkarı maymunu ve “hazin macera” sının hatıralarıyla başbaşa bıraktım.
(Renk Dergisi, 1959, s.3,12)
Sadi Borak
Fahri kayahan türküleri
Yar derde derman olmaz

Çiçekten harman olmaz Yar derde derman olmaz
Darılmış güle bülbül
Gelip dalına konmaz

Çektiğim acı yeter
Ocakta duman tüter
Ellerin derdi vardır
Benimki daha beter

Kalbimde bir yara var
Mektubum git yara var
Hekim hekim dolaşalım
Ne ilaç ne çare var

Öksüzem yüzüm gülmez
Dertliyem kimse bilmez
Göz göz olan yarayı
Örterem kimse görmez

Ördeğin sürüsü kaz ile(n) gelir
Baharın kokusu yaz ile(n) gelir
Yiğidin sevdiği güzel olursa
Salını salını naz ile gelir
Esme rüzgar esme başım dumanlı
Nazlı yardan ayrı kaldım kalalıKaradır kaşları yay eylemişler
Aklımı başımdan al eylemişler
Duydum güzelleri pay eylemişler
Varam gidem bak(ğ)am yar kime düşmüş

Esme rüzgar esme başım dumanlı
Nazlı yardan ayrı kaldım kalalı

Keklik dağlarda çağlar
Yavrum diye diye ağlar
Günden güne yansa dağlar

Ağlarım ben kekliğime ley ley
Seherde öten bülbüle ey
ipeklenmiş tüyllerine
Yanaktaki benlerine ley ley
Ağlarım ben kekliğime

Keklik bizden uzaklaştı
Yolumuz sarpa dolaştı
Hünkâr Kal’asını aştı
Belki yavrusuna kavuştu

Ağlarım ben kekliğime ley ley
Seherde öten bülbüle ey
ipeklenmiş tüyllerine
Yanaktaki benlerine ley ley
Ağlarım ben kekliğime

Keklik küsme barışalım
Yuvamıza kavuşalım
Senden ötmek benden gitmek
Yolumuzda ağlaşalım

Ağlarım ben kekliğime ley ley
Seherde öten bülbüle ey
ipeklenmiş tüylerine
Yanaktaki benlerine ley ley
Ağlarım ben kekliğime

Aşağıdan gelir bir kanlı melek
Yolumu yolsuza düşürdü felek
Seni sevdim diye ölmem mi gerek

Kıyma zalım kıyma canıma kıyma
Aldanıp meleğin sözüne uyma

Orucu tuttum da bayram etmedim
Emrinizden ayrı bir iş tutmadım
Doğrudan ayrılıp eğri gitmedim

Kıyma zalım kıyma canıma kıyma
Aldanıp meleğin sözüne uyma

Şu dağları delmeli
Kül edip elemeli
İçerim kan ağlıyor
Yarimi görmeyeli

Uy uy demeye geldim
Yarim görmeye geldim
Yavrum yaren nerende
Merhem olmaya geldim

Dağlar dağladı beni
Gören ağladı beni
Ayırdı zalim felek
Derde bağladı beni

Uy uy demeye geldim
Yarim görmeye geldim
Yavrum yaren nerende
Merhem olmaya geldim

Şu dağın arkasından
Öldüm yar sevdasından
Çağırsaydı giderdim
O yarin arkasından

Uy uy demeye geldim
Yarim görmeye geldim
Yavrum yaren nerende
Merhem olmaya geldim

Ayrılık ateşten bir ok
Nazlı yardan hiç haber yok
Benim derdim herkesten çok
Ben nasıl yanmıyam dağlar

İçine düştüm bir selin
Kimse sormaz nedir halin
Nazlı yarim olmuş gelin
Ben nasıl yanmıyam dağlar

Bu sevgi de bir masalmış
Yar ellerle zevke dalmış
Unut diye haber salmış
Ben nasıl yanmıyam dağlar

25 Ekim 2007 Perşembe

Malatya Belgeseli

Beş yıldızlı bir Malatya Belgeseli

20 Ekim 2007 Cumartesi

İstanbuldaki Malatyalılardan bir gurup

Soldan sağa Adnan Işık,Şahin Karacabey,Sami Fenercioğlu
Zaman zaman buluşuyoruz ve hatıralarımızı tazeliyoruz.
Adnan ışık şu aralar Malatya konulu kitabını hazırlıyor.
Şahin Karacabey 93 yaşında bizim için canlı bir kaynak
Bense sizinleyim.

19 Ekim 2007 Cuma

Azizlerin mustafa ağayı oğlu katletti 1920






Azizlerin Mustafa Ağa 1920 li yıllarda Malatya belediye başkanlığı yapmış,benimle şöyle bir ilgisi var zira benim doğup yaşadığım sokak ismini Azizlr sokağı olarak bu ailleden alıyor.
Oturduğu ev oğlu Azizlerin İhsana kalmıştı tipik bir Malatya konağı idi ev kerpiç doldurma ,kare şeklinde avlunun etrafında altlı üstlü odalar vardı avlu nun ortasında küçük bir havuz vardı.eski evlerde devamlı bu mimari çalışmanın yapıldığı gözlemleniyor loş ve serin bir ortam hazırlanmış oluyordu.
Mustafa ağa için ,Mehmet Ali Cengizin kitabında , belli başlı otorite olmadığı için kimin borusu öterse o dönemde birisini indirip yerine geçiliyordu diyor.
Mustafa Ağanın cücük Ekrem namıyla maruf oğlu kocası askerde olan bir hanımla ilişki kuruyor ,Babası buna şidetle karşı çıkıyor.oda babası namaz kılarken Baltayla babasını katladiyor.Mustafa Ağanın Fotoğrafını Adnan Işıkın 1830/1919 Malatya isimli kitabından almaya çalıştım

Malatyalı Şair Adil Bulun dan Malatya Sevgisi

SEVGİ DOLU BİR YÜREKLE (ADİL BULUN)

Haziran’da Beydağları tül gibi

Binbir renkil çiçek ile süslenir.

Malatya’mız Yediveren gül gibi

Sevgi ile yüreklerde beslenir.

Nisan gelir Kündübek’te Mormeni

Mayısa dek lavantadan kokuşlu

Elli yıldır gurbetteyim sor beni

Çırmıhtı’nın yolu viraj yokuşlu.

Derme suyu boyu salkım söğütler

Sâf sâf olup baş eğmişler Secdeye

Çınarlarda Hak kuşları öğütler

Bahar ağzı uğrayıver Tecde ’ye

Tarfi zor güzellikte Barguzu

Başharık’ta yatmaktadır Hor Ata

Oynaşırken çimenlerde süt kuzu

Neşe katar inan eyle hayata.

Zümrütlerden bir gerdanlık sanırsın

Kileyikle Adafı’yı görde bak.

Paşa köşkü Tekmezar’dan tanırsın

Taze Gelin rahmet etsin ona Hak.

İlk nişandır o yörede Mücelli

Altın renkli Mişmiş’lerin dalı var.

Karlık derler Beydağı’nda besbelli

Karadan beyaz,Baldan tatlı Balı var.

Kernek’te ki parmak kadar o tut lar

Pestil olur ak bezlere serilir

Bahçelerde islim sergen umutlar

Mişmiş lere ayrı değer verilir

Essah derim gabul eyle sözümü

Mazırımla Hacıgiran mikeri

Bazı’nın Tahnebi üzümü

Vallah billah arttırmaz şekeri.

Çekirdeksiz küçük tudun dibinde

Çimenlere sallayalar yiyesin

Lezzetini bilir dayım,bibinde

Yeki bir yol doğru imiş diyesin.

Kündübeg’in çeftelisi balmı bal

Zar gibidir kabuğu da soyulur

Git Tecde’ye bir gıraçtan kavun al

Kes kokusu mahalleden duyulur

Hasret dağı hiç kazmakla biter mi?

Karasevda tükenir mi sanırsın?

Bunca tarif hemşehrime yeter mi?

Adım desem beni hemen tanırsın.

Salkım salkım üzümleri hevenkten

Banazı’dan şehre kadar takıver.

Yolun düşer ise sen Venk’ten

Karakaya barajına bakıver.

Tohma suyu Fırat ile bir zaman

Korucuk’ta kucaklaşıp akardı.

Ali Baba Kara Baba Kahraman

Abdulvahap Gazi ordan bakardı.

Elli yıldır hasret ile bilendim

Garipliğim tende buldum hemşehrim.

Kapı kapı sevgi diye dilendim

Her sevgiyi sende buldum hemşehrim

Sevgi ile her güçlüğü yıkarız

İftihar et şanı Gazi Ocakla.

Ben sen deme canım gardaş biz varız
Haydi sarıl gardaşını kucakla.

18 Ekim 2007 Perşembe

1950/51 MALATYA 6 FEN ŞUBESİ



Topu topu 22 kişiydik,hepiside erkekti o yılların sonucuna bakılırsa çok başarılı olmuştuk, çoğumuz mezun olduktan sonra arzu ettiğimiz bölümleri kazandık.çokda iyi eğitimci kadrosu vardı
ne yazıkki bu günlerde birçoğu hayatı terkettiler.hayatta kalanlarda hepsi bir tarafta onlara uzun ömürler diliyorum.